Ya Rabbi !Dostlarını nasıl da kıymetli yapmışsın;Onları tanıyan sana kavuşuyor.Sana kavuşamıyacaklar,Onları tanımıyorlar."
Anne in Buhara
2563 isn't in your network. Add 2563
|
sami damarwrote:
Rahat ve huzurlu bir hayat için emir ve yasaklara uymak lazım
________________________________________ Makâlemizin hemen başında konunun bir özetini yazacak olursak: İnsanlar, Allah’ın ve Peygamberlerinin emir ve yasaklarına uydukları müddetçe, huzûrlu ve râhat bir hayât yaşamışlar, birbirlerini sevip-saymışlardır. Bunu belirttikten sonra ifâde edelim ki, şu uçsuz-bucaksız olarak gördüğümüz koca “kâinât”ı yaratan yüce Allah, sâdece “dünyâ”nın insanlarla meskûn olmasını irâde etmiştir. Binâenaleyh, insanlık hayâtı, sâdece bu dünyâda olup başka bir gezegende beşerî hayât yoktur. Cenâb-ı Hak, “Hz. Âdem”i, “ilk insan” olarak bu dünyâya göndermiş ve onu aynı zamanda “ilk Peygamber” kılmıştır. Dolayısıyla, insanlar maymundan değil, insanlardan meydâna gelmişlerdir. Yine insanlık hayâtı vahşet üzere değil, medeniyet üzere başlamıştır; çünkü ilk insan vahiyle terbiye edilen bir Peygamberdir. Yontma Taş Devri, Cilâlı Taş Devri, Tunç Devri gibi taksîmler hayâl mahsûlüdür. Dünkü makâlemizde, “Allahü teâlâ, bizlere eşler lutfettiği gibi, çocuklar da ihsân buyurmuştur” deyip konuyla ilgili 4 âyet-i kerîme meâli zikretmiştik. Yine Allahü teâlâ meâlen buyuruyor ki: “Allah size, kendinizden [kendi nefislerinizden, kendi cinsinizden] eşler yarattı; eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar yarattı ve sizi temiz [hoş hoş, helâl ve güzel] gıdâlarla rızıklandırdı [güzel rızıklarla besledi]. Onlar hâlâ bâtıla inanıp Allah’ın ni’met[ler]ine nankörlük mü ediyorlar?” [Nahil(16), 72] Bilindiği üzere bir insana, 30 yaşına kadar “genç”, 50 yaşına kadar “yetişkin”, 70 yaşına kadar “ihtiyâr”, 70’den sonra ise “pîr-i fânî” denilmektedir. Demek ki dünyâ hayâtı, böyle 4 basamak hâlinde ele alınıyor. Görüldüğü gibi, çocuklar ve gençler 1. kategoride yer almaktadırlar. Aslında insanın bütün hayâtı da 4 safhadan ibârettir: 1- “Anne karnındaki hayâtı”, 2- “Dünyâ hayâtı”, 3- “Kabir hayâtı”, 4- “Âhiret hayâtı”... Hepimiz yakînen biliyoruz ki, çocukluk da, gençlik de çok çabuk geçen devrelerdir; her iki dönem de âdetâ yıldırım hızıyla geçmektedir. PEYGAMBERLER NİÇİN GÖNDERİLDİ? Allahü teâlânın, kullarına, râzı olduğu yolu göstermek için, çeşitli kavimlere, zaman zaman peygamberler gönderdiği, akl-ı selîm sâhibi herkes tarafından kabûl edilen çok açık bir husûstur. Muhammed aleyhisselâmı da, son peygamber olarak bütün insanlara ve cinnîlere göndermiştir. O, her zamanda, her memlekette yani dünyâ yaratıldığı günden kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiçbir kimse, hiçbir bakımdan, onun üstünde değildir. Allahü teâlâ, bütün insanların, kullarının îmân etmelerini, ibâdet yapmalarını, verdiği ni’metlere şükretmelerini, güzel ahlâka sâhip olmalarını, kendi aralarında kardeşçe yaşamalarını, sevişmelerini, birbirlerine yardımcı olmalarını istemiş ve bunları emretmiştir. İnanan insanların da kardeş olduklarını i’lân etmiştir. Bunu sağlamak için, Hz. Âdem’den sonra muhtelif asırlarda, çeşitli coğrafî bölgelere “Hz. Nûh”, “Hz. İbrâhîm”, “Hz. Mûsâ”, “Hz. Îsâ” ve “Hz. Muhammed” (aleyhimüs-selâm) gibi birçok “Peygamber” göndermiş, bazılarına “Kitap” ve “Suhuf” da vermiştir. [Bildiğimiz gibi, bu peygamberlerden 6’sına “Ülü’l-azm”, 313’üne “Resûl”, 124 binden ziyâdesine de “Nebî” denilmektedir.] Bunların hepsi de, aynı îmân esâslarını teblîğ etmiş, “iyi ferd”, “iyi âile”, “iyi cemiyet” meydâna getirmeyi hedeflemişlerdir. 100’ü “Suhuf=Sahîfeler, formalar, kitapçıklar”, 4’ü büyük kitap olmak üzere toplam 104 kitâbın hedefi de, “insân-ı kâmil” meydâna getirmektir. İnsanların, Allahü teâlâya karşı, kalple inanmaları ve bedenle yapmaları lâzım olan şükür borçları, kulluk vazîfeleri, Allahü teâlâ ve O’nun sevgili Peygamberi tarafından açıkça bildirilmiştir. Allahü teâlâya şükür, ancak O’nun Peygamberinin getirdiği yola uymakla olur. Allahü teâlâ, bu yola uymayan, bunun dışında kalan hiçbir şükrü, hiçbir ibâdeti kabûl etmez, beğenmez. Çünkü insanların iyi, güzel sandıkları çok şey vardır ki, İslâmiyet bunları beğenmemekte, çirkin olduklarını bildirmektedir.
53 minutes ago
|
|
|
sami damarwrote:
La- Tahzen/ Üzülme
Unutma saadet bir tür yolculuktur, bir istasyon değil. Mutlu olmak için yaşadığın andan başka bir zaman dilimi arama. La- Tahzen/ Üzülme Üzülme, çünkü üzüntü tertemiz suyu sana kirli, gül bahçesini çöl gösterir. Hayatını sana zindan eder. La- Tahzen/ Üzülme Çünkü, sıkıntı ve iptilalar müminin sermayesidir, olgunluğuna sebeptir. Dünyanın kadrü kıymete değmediğini anlamaya vesiledir. İmreneceksen Onların Mutluluğuna İmren İmreneceksen; “Temizlenmek için malını hayra veren en muttekî (Allah’a karşı gelmekten en çok sakınan) kimse o ateşten uzak tutulacaktır.” ayetindeki müjdeye nail olan Hz. Ebubekir (r.a.)’e imren. İmreneceksen; Hz. Ömer (r.a)’e imren. Allah Resulü onun için; “Cennette beyaz bir saray gördüm. Kimin bu saray diye sordum. Ömer ibn Hattab’a aittir” dediler.” buyuruyor. İmreneceksen Efendimizin: - “Ey Allah’ım! Sen onu Sırat’tan sağ-salim geçir!” duasını almış Hz. Osman (r.a)’e imren. İmreneceksen Efendimizin: - “O, Allah'ı ve Resulünü sever; Allah ve Resulü de onu sever." hadisindeki övgüye nail olan Hz. Ali’ye imren. İmreneceksen: -Genç yaşta şehit olup cenazesini meleklerin yıkadığı Hanzala (r.a.)’ya imren. İmreneceksen; - Kendisine sema kapıları açılan ve arşı titreten Hz. Sa’d Bin Muaz (r.a.)’ya imren. Sahabe-i Kiram Mutluluğu Nasıl Yakalamıştı? Allah Resulü (s.a.) gibi onun sevgili dostları sahabe-i kiram da dünyalık anlamında bugün en mütevazı imkanlara sahip olanımızdan dahi çok daha azına sahip idiler. Hayatımızı kolaylaştıran teknolojik imkana ve konfora sahip değildiler. Hiç birimizin yaşamadığı kadar zor, meşakkatli günler yaşadılar. İşkenceye maruz kaldılar. Evlerinden yurtlarından edildiler. Ancak onca olumsuzluğa, meşakkate rağmen bugünkü en müreffeh toplumlardan çok daha huzurlu ve mutlu bir hayatları vardı. Peki sıkıntılarına rağmen onları böylesine mutlu kılan şey neydi? Mutluydular; çünkü onların mutluluk kriterleri farklıydı. Mutluydular, çünkü onlar Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmayı öğrenmişlerdi. Mutluydular, çünkü onların servetleri Kur’an-ı Azimüşşan ve Efendimizdi. Mutluydular, çünkü onlar iki cihan için mutluluk getiren Allah Resulünü çok sevmiştiler... Mutluydular, çünkü Allah Resulü onların kalbine mutluluk iksiri boşaltmıştı… Mutluydular, çünkü O’nun getirdiği ilahi mesajı hayatlarının her safhasına taşımıştılar. Mutluydular, çünkü gerçek huzurun mal, mülk, makamla elde edilemeyeceğini öğrenmiştiler. Mutluydular, çünkü en büyük sermayeleri kanaatti, tevekküldü, sabr-ı cemildi. Mutluydular çünkü O’dan (s.a) öğrendikleri mutluluk yolunu öylesine özümsemiştiler ki O’na uymak için çektikleri her türlü zorluğa, eziyete hiç aldırış etmediler. Mutluydular, çünkü onlar İlay-i Kelimetullah’ın ne anlama geldiğini çok iyi öğrenmiştiler o uğurda çektikleri sıkıntıları hiçbir zaman hissetmediler.
54 minutes ago
|
|
|
sami damarwrote:
Cennet Bursa Efsanesi Cennet Bursa Efsanesi
Vaktiyle her Süleyman'dan içeri bir Hazreti Süleyman varmış; alnında peygamberlik nuru yanar, başında hükümdarlık tacı parlarmış; Allah ona "mührü Süleyman" derler tılsımlı bir mühür ihsan etmiş; bu sayede dağa taşa hükmeder; kurda kuşa sözü geçermiş Oturduğu taht desen ne altın, ne fildişi; ya cin, ya peri işi bir tahtırevanmış! Dur derse durur; yürü derse yürür; uç derse uçarmışBöylece dünyanın dört bir yanını dolanır; ağlayanla ağlar, gülenle gülermiş Günlerden bir gün tahtına kurulur; sağ yanına sağ vezirini, sol yanına sol vezirini alıp havalanır göklereDağlar eğim eğim eğilir; yollar erim erim erir; bir göz yumup açıncaya kadar gelir, dağların dağı Uludağ'ın tepeciğine iner, bakar ki, ne baksın! Bu dağın bir kanadı ses, bir kanadı renk; bir kanadı su, bir kanadı ışık! Hazreti Süleyman:"Yaratan neler yaratıyor!" diyerek parmağı ağzında kalakalır Neden sonra kendine gelip sağına döner, sağ vezirine: "A benim vezirim; sen çok gezdin, çok gördün; imdi dünya gözüyle bakınca bu yerleri nasıl görüyorsun?" diye sorar Sağ vezir: "Ey benim sultanım, efendim; Allah her güzelliği buraya vermiş ama bunları görüp duyacak, derleyip koklayacak biri olmadıktan sonra neye yarar? deyince, Hazreti süleyman bu söze mührünü basar Sonra sola dönüp sol vezirine: "A benim vezirim; sen çok yaşadın, çok bilirsin; dünyada bu güzelliklerden üstün bir güzellik daha var mı?" diye sorar Sol vezir da aynı dilden cevap eyleyip: "Var sultanım, var! Öyle ya, dal dal ötüşen kuşların sesi güzeldir ama, gönül yaylasını saran insan sesi daha güzeldir Burcu burcu kokan güller güzeldir ama, hiçbiri gül yanaklar gibi domur domur açılmazŞu uçsuz bucaksız mavi su güzeldir ama, bir damla gözyaşının, yanan yüreklere verdiği ferahlığı veremez Şu pırıl pırıl gökyüzü güzeldir ama, hiç bir ayın ondördü sultan gibi, ay ile bahsedip gün ile doğamaz" deyip kesince, Hazreti Süleyman bu söze de mührünü basar ve son sözü kendi alır: "Ey benim vezirlerim; ikiniz de ağzı öpülecek adamlarsınız; bu yerlerin bir 'insan' eksiği var Dediğiniz gibi bu güzellikleri görüp duyacak biri olsaydı, ya dile getirir, ya tele getirir de, böyle kaybolup gitmezdi, bu bir! Üstelik bunlara her güzellikten üstün bir de insan güzelliği katılırdı, bu iki! "İmdi, siz de benim bu sözüme bir 'mim' korsanız, şu yaylaları yurt edinelim Bir saray yaptıralım, köşkü beraber; içinde bahçesi, suyu beraber Bu saraya güzeller güzeli Belkıs'ın tahtını kuralım; bu bahçeye de dilediği gülü, bülbülü konduralım ve lakin köşkün anahtarı bende kalsın!" Vezir vüzerası mim koymaya kalmaz; dağ taş dile gelip: "Belkıs, Belkıs!" diye inim inim inler Hazreti Süleyman o saatten sonra tezi yok, perilerini başına toplayıp onlara danışacak olur, ama perilerden bir peri, niyetini gözünden okuyup ağızsız dilsiz anlatır ona: "Ya Süleyman; 'Can kavmi' derler bir kavim vaktiyle buralarda bir şehir kurmuştu ama 'Cin kavmi' dedikleri kavim de bu şehre göz koymuştu Bin yıl dövüştüler durdular ya, son sonu ne onlara kaldı, ne bunlara; tufan erişip sular altında kaldı şehir! İşte bu dağın eteğinde gördüğün göller, göl değil, o tufanda göllenip kalmış sudur; o şehir de, sözüm ona, bu göllerden birinin altında yatıp duruyor" deyince, Hazreti Süleyman mührü Süleymanı basar, vüzerası da birer mim kor bu söze Bunun üzerine su perileri sulara dalar; gölleri boşaltıp can şehrini ortaya çıkarırlar Dağ perileri de dağlara tırmanır, getirecekleri kadar getirip, mermer taş, mermer direk bir saray kurarlar, köşkü beraber, bahçesi, suyu beraber Periler bu hayhayda iken, Hazreti Süleyman kuşun kanadıyla her yana haberler gönderip cümle ela gözlüleri buyur eder Nerde var nerde yok, ela gözlüler de gelir, bu şehre yerleşir; Belkıs Sultan da varıp sarayına, tahtına kurulur; şehir şehir olur, saray da saray! Sağ vezir bunu sağ gözüyle görür: "Cennet burası!" der; meğer sol vezirin bir kulağı biraz ağırmış; bu sözü "Cennet Bursa!" anlamasın mı? O gün bu gün, bu şehrin adı "Bursa" kalır Şehrin anahtarı kendisinde ya, Hazreti Süleyman da yılda bir kez olsun, felekten bir gün çalıp Bursa'ya gelir, Belkıs Sultan'la murat alıp murat verir Eh fani dünya kimlere kalmış ki onlara kalsın, ömürlerini yakalarına dikmediler ya! Bir gün ikisi de bahtını yellere, tahtını ellere bırakıp bu dünyadan göçüp giderler, ama gel zaman git zaman, Bursa, Bursa olarak kalır
54 minutes ago
|
|
|
sami damarwrote:
HERŞEY SANA EĞİLİYOR -Sübhane rabbiye'l-azim
________________________________________ Her şey, ama her şey, canlı-cansız, büyük-küçük her şey sana eğiliyor. Hürmetle eğiliyor, yerlere kapanıyor. Nereye baksam, hangi tarafa yönelsem böyle; bütün varlıklar senin hükmüne boyun eğmiş, rükû ediyor. Adeta her şey dile gelmiş haykırıyor: “Gel sen de bize katıl! Eğil, senin ve bütün varlıkların sahibine! Yoktan var edene eğil. Eğil ki, O senin başını eğdirmesin, seni kimseye zelil etmesin...” Ne muhteşem bir nizam kurmuşsun RABBİM! Her zerreye damganı vurmuşsun. Görmek isteyenlere görünen, duymak isteyenlere haykıran damgalar ve işaretler... Görmek istemeyenlere silinen, duymak istemeyenlere dilsiz kesilen izler... Ey Sevgili! En Sevgili! Hey RABBİM! Ufkumu aç göreyim, gönlümü aç anlayayım, perdeleri kaldır, duyayım, mevcudatın söylediğini, varlıkların hallerini. Çünkü onları şekillendiren sensin; onları söyleten de sen!.. Denizlerden yükselttiğin bulutları seyrettim. Heybetle doğrulan bir pehlivan gibi göğe yükseliyorlar. Yükseldikçe gürleşiyor, gürleştikçe sıra dağları andırıyorlar. Göklerde özgürce dolaşacaklarını sandım. Ama hayır! Anladım, yolları çizilmişti. Mağrur başlarını itaatle eğdiler, her biri yollarında yürüdüler. İşte senin azametin karşısında damla damla yere kapanıyorlar. Sonra bir araya gelip, derelere, ırmaklara dönüşüyorlar. Aşkınla divane bir meczub gibi başlarını taşlara vura vura çırpınıyorlar. Tekrar bulut olup yükselmek için, tekrar senin huzurunda eğilmek için... Ve o damlalar: Ölü topraklara can oluyorlar, can katıyorlar. O canla dirilen her şey delidolu bir delikanlı gibi gelişip serpiliyor. Sonra... sonra olgunlaşıyor, başlarını büküyorlar. İşte ekinler, başaklar, ağaçlar, dağlar, taşlar.... Her şey seni biliyor, yüce huzurunda boyun eğiyor. İşte yıldızlar, gezegenler... Hepsi senin nuruna pervane. Dönüyor, dönüyor, itaatle sana rukû ediyor, seni tesbih ediyorlar. Kim demiş sadece insanoğlu rükû eder, baş eğer diye! İşte zerreler, kürreler, insanlar, melekler, dağlar, taşlar... Bütün varlıklar rukû ediyor. Bir an durmaksızın rükû ediyor, senin yüceliğin karşısında eğiliyor. Ey Sevgili! En Sevgili! Hey RABBİM! Bütün kainat senin huzurunda eğilirken, bu ahenge benim de bilerek, isteyerek katılmamı istedin. “Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin ve rukû edenlerle birlikte siz de rukû edin!” (Bakara, 43) buyurdun. “Ey iman edenler! Rukû edin, secdeye kapanın. Rabbinize ibadet edin. Hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.” (Hacc, 77) dedin. Buyruğun başım üstüne RABBİM... İşitiyor, itaat ediyor, huzurunda eğiliyorum RABBİM! Beni başkalarına eğdirme! Sana rukû etmenin hazzını bana tattır! Rukû edenlerle birlikte, huzuruna rukû ederek girmemi nasip eyle! Sübhane Rabbiye’l-Azîm Sübhane Rabbiye’l-Azîm Sübhane Rabbiye’l-Azîm...
54 minutes ago
|
|
|
ZÜLALwrote:
Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen...
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli. Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli. Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli. Henüz bebekken 'Dünya benim!' dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu,ölürken de aynı avuçların 'her şeyi bırakıp gidiyorum işte!' dercesine apaçık kaldığını fark etmeli. Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli. Baskın yeteneğini fark etmeli sonra. Azrailin her an sürpriz yapabileceğini,nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan
10 hours ago
|